Öncelikle “mim”in ne olduğunu bilmeyenler vardır diye düşünüyorum. Ben de ilk zamanlar anlam verememiştim “mim”e. Zîra “mim” Türkçe olmayan ve Türkçe’de karşılığı olmayan bir sözcük. Halen de blog yazarı olup “mim”in ne olduğunu bilmeyenlerin var olduğunu göz önünde bulundurursak, blog okurunun bu konudaki bilgisizliğini mazur görebiliriz.
Hemen kısaca (çok kısa) bahsettikten sonra yazıma geçeceğim. Mim şudur efendim; bir blogcu herhangi bir konuda yazı yazar ve başka bir ya da birkaç blogcuyu mimler (yazı içerisinde ilgili isimlere bağlantı verir) ve mimlenenlerin de o konuda birşeyler yazmasını ister (bekler, arzular), mim’e karşılık vermek adettendir. Eğer bir mazeretiniz varsa belirtir ve bu defalık beni affedin dersiniz. Mim kabul görürse, mimlenen kişinin de birilerini mimlemesi kaçınılmazdır elbette. Böylelikle bir fikri, oluşu ya da her ne zamazingoysa, ilgili hödöyü bir çok insana ulaştırmaktır amaç. Mim’in ana konusu bir fotoğraf, duyuru ya da bu mim gibi eğlence temalı herhangi bir şey olabilir. Bir kısıtlama yoktur. Sanırım “mim” konusunda bir soru işareti kalmamıştır akıllarda.
Sadede gelelim. Uğur, aldığı bir mim üzerine hazırladığı “Nasıl Bir Ortamda Blogluyorum” adlı yazısında beni de mimlemiş. Öncelikle kendisine mim için teşekkür ediyor, ardından konuya giriyorum.
Bir fotoğraf ile tüm mevzuyu açıklığa kavuşturmaya çalışacağım.
Ortamda bir değişiklik kabul edilmiyormuş. Ben de olduğu gibi çektim koydum. Bu daireye taşındığımdan beri ciddi bir vakit ayırıp da odayı düzenleyemedim. Planlarımdan bahsedeceğim ama önce fotoğraftaki harflere isim verelim.
Bu bayram pek bayram modunda olmasam da bayramın gerekliliklerini yerine getirmem gerek. Önce biraz uyuyacağım. Bu şart. Şöyle gün boyu. Ardından büyüklerin gönülleri olsun diye birkaç el öpeceğim. Yaş ilerledikçe şartlanıyor insanlar. O el öpülmeli.
Sonra bol bol film izleyeceğim. Siz de öyle yapın. Sinemaya gidin ya da alın filminizi, evde izleyin.
Bana uyar diyen ama ne izleyeceğine karar veremeyenler için Sinevidyon’un Bayram Özel bölümünü de yayınlıyorum.
Yukarıdaki resmin 1680×1050 çözünürlükte duvar kağıdı versiyonu için yandaki önizlemeye tıklayabilirsiniz.
Herkese tekrar iyi bayramlar. Sevdiklerinizle nice bayramlara. Tatilin ardından görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın.
Öncelikle “Ders 1” başlıklı bir yazım olmadığını belirterek, hafızalarınızı zorlamamanız gerektiğini vurgulamak isterim. Vurguladım da.
Daha önceden “iPod Touch Kazanmak” adlı bir yazı yazmıştım, uzun bir geceyarısı hikayesiydi. Ben yine bir şeyler kazandım ve sizlerle paylaşmak istedim. Şans kapıyı kırdı efendim, bildiğiniz “paramparça etmek”. Gözüm döndü hediyelerden diyim size.
Bu yazımda son bir ay içerisinde neler kazanmışım, nasıl kazanmışım, kaç kilo almışım gibi konulara -Pepsi’yi Coca Cola ile aldatıyorken- yoğunlaşacağım. Sıkılmazsınız umarım. Blogumu sıklıkla takip edenler görmüşlerdir, TYTZ’nin kampanyasından sizleri de haberdar etmiştim. Kampanyayı kısaca hatırlayalatalım.
“Doritos TYTZ‘nin düzenlediği kampanya kapsamında, her saat başı Doritos paketlerindeki kodu gönderen ilk talihliye Nokia 5310, ikinci ve üçüncüye ise en temizinden birer iPod Suffle vaadediyor(du).”
Tabi size duyurup da kendim katılmazsam ayıp olurdu. Ben de katıldım. Biraz geç de olsa (10 gün kadar) başladım kod göndermeye. Bloguma ilgili yazıyı girdikten sonraki gün denemelere başladım. Son güne kadar Doritos yedikçe kod gönderdim. Pek ümitli olmasam da kodlar boşa gitmesin, değil mi ama? Kampanya bittikten sonra (27 Temmuz), elimde üç tane gönderilmemiş Doritos kodu kaldı. Mundar oldu kodlar.
Katı hali: Serttir ve siz ona çarpmışsınızdır bir kere. Kafanızda uçuşan kuşlarla, neye uğradığınızı ve sizi nelerin beklediğini bilmezsiniz. Mantığı bir kenara bırakıp hayal kurmak, deli gibi istemektir. Yaşanması güç olan halidir. Bir de platonikse, bile bile lades demişsiniz zaten. İlk ise, belirtileri; tatlı bir kalp ağrısı, hafif uçma pozisyonu, nedensiz gülmeler… Moleküller arası bağı sıkı olan aşktır. :D
Uzun zamandır eksikliğini hissettiğim ve başlangıcını sürekli ertelediğim kişisel web sitemi nihayet yayına sokabildim. Şu an domain zengini olduğum için hangi birine yetişeceğimi bilemediğimden bu zamana kaldı. Normalde geçtiğimiz yıl Temmuz ayında bu haberi size duyuruyor olmam gerekirdi.
İki gündür nefes dahi almadan üzerinde çalıştığım web sitemi, bugün akşam saatlerinde sonlandırdım.
Aslında planda olmamasına rağmen bir de çizgi karakterim olmuş oldu. Çöp adam timsali birşeyler çiziyordum, sonra “Neden beni temsil eden birşeyler olmasın?” diye sordum kendi kendime. Bir iki farklı karakter çizdim, son olarak da yukarıda görmüş olduğunuz arkadaşta karar kıldım.
Tatile gidip de hasta olmak kadar salak bir olay daha yaşamadım daha önce. Hava değişiminden olsa gerek, deniz çarptı belki de. Gülsem mi, ağlasam mı? :D
Neyse sağ salim döndük, bir iki günde tatilin yorgunluğunu atarım herhalde. :P
Yorgunluk, stres, egzoz dumanı… Bunlardan uzak kalmak için alıyorum iPod’umu elime, kendime bir kaç günlük tatil izni veriyorum. Gideceğim yerde internet de yok. Doğal olarak ben de yok oluyorum.
Yine her zamanki gibi sıradan bir gündü. Kahramanımız sabahın körü diye tabir edilebilecek bir saatte (sizin için öğlen) kalkmış, yüzünü bile yıkamadan bilgisayar başına geçmişti. Her sabah olduğu gibi önce mailini kontrol etmiş sonra facebook’u “Acaba mesaj gelmiş mi, bugün ekleyen var mı?” sorularına yanıt bulmak için kurcalamış, ardından pek yazışacak kıvamda olmasa da MSN’i açıp, durumunu meşgule alarak aşağı (sistem tepsisine) atmıştı.
Kahvaltı hazırdı ve “Beni ye!” çığlıkları kilometrelerce uzaktan duyulabilecek kadar gür ve yankılıydı. Evet yiyecekler konuşabiliyordu. (Yok artık.)
***
… Eskiden sıkça takip ettiği, sonradan terkettiği foruma bir vesileyle giren kahramanımızın gördüğü başlık ilgisini çekmişti. Başlığın, şimdiye kadar “Beni mi bulacak?” endişesiyle katılmadığı kampanyalardan birine ait olduğunu ve iki buçuk aydır devam eden bu yarışmada, sadece o forumdan onlarca kişinin kazandığını görmüştü. Bu, kahramanımıza minimal derecede de olsa ümit vermişti. (Bu yarışmadan ilk hafta haberdar olup, tarafına bile bakmadığını hatırlatalım.)
Gerçek, bana bir adım daha yaklaş. Gaflet, benden bir adım daha geri at. Aman uzak dur benden. Dessas, ne bu caka, bu fiyakalı hal? Yolcu yolunda gerek haydi yollan.
“Reklamları izlerken, film bitiminde cast akarken ya da çalışırken dinlediğiniz müziği veya ritmini ifade etmek için neden hep sese ihtiyaç var?”
Ben bu soruyu kendime çok sık soruyorum, çünkü gerçekten müziğin yazı ile ifadesine ihtiyaç duyuyorum.
Atıyorum, “Sagopa Kajmer – Dessas” şarkısını dinliyorsun, şarkının büyüsüne kapılıyorsun, belki verdiği mesaj hoşuna gidiyor, belki ritmi ruhunu okşuyor ve sözlerini MSN iletine yazıyorsun (muhtemelen nakaratını). MSN listendeki bir eleman iletini okuyor ve şarkıyı daha önce dinlememişse büyük olasılıkla tekrar, tekrar ve tekrar okuyor, bir süre anlamsızca iletine bakıyor. Ama ne ifade etmek istediğini anlamıyor. Biraz önce sana olan O’na da oluyor. Yukarıdaki nakaratı okuduktan sonra düşündüklerin şahsın zihninde canlanıyor… :S